4 Mayıs 2015 Pazartesi

10. Yıl Ağıdı / 2005-2015 :(

5 Mayıs 2005, hayatımın en tatsız, en mutsuz günü. Ve 5 Mayıs 2015,  tam on yıl oldu bugün. Babamsız, babasız 10 yıl...

O kadar 5'in yanyana olmasından nefret ettim o gün: 5.5.2005...
5 çayını bıraktım, yaşasa bana kızacak olsa da 5 vakit namazı bıraktım o gün
5 ve katlarını sevmiyorum, 25. yaşım zordu, şimdi 30...
5'e tam bölünebiliyor, sensiz her sene aklımın, canımın 5'e bölündüğü gibi...
O kadar 5'in yan yana olmasından nefret ettim o gün: 5.5.2005 ve şimdi 5.5.2015....
Her yaşımda daha çok özlüyorum seni.  Babası hayatta olanların pek anlayabileceği bir hasret değil bu. Umutsuz, çaresiz, mahçup bir özlem.

Özlüyorum baba,  ben Türkeş derken senin Ecevit demelerini...
Beni mitinglere göndermezken kendi başını alıp da DSP için Ankara'ya, Bursa'ya, Eskişehir'e gitmelerini...

Özlüyorum rap dinlerken bana bağırmalarını, Katip Şadi dinlerken tahammül edemediğim anları ve birlikte Bedia Akartürk dinlediğimiz zamanları...

Özlüyorum balkona çekilip kendi halinde Kur'an, tarih ve politika okumalarını...
İlkokul mezunu olmana rağmen okuma aşkını hatırladıkça kendimden utandığım zamanları özlüyorum...  Gözümden çıkartmıyorum hayatındaki en önemli anı, yağmur yağdı, dere taştı diye gidemediğin öğretmen lisesi sınavını... Eğitimci olmakla emekçi olmak arasındaki o dereyi yani...
Üniversite okumamı istiyordun, ömrün ona yetti ama üniversitede çalıştığımı da görseydin keşke...
Hani seninle kurduğumuz hayalleri, sen öldükten sonra kimselerin elimden tutmamasını saymıyorum bile...

Tersanelerde, hastanelerde emekçilikle geçen ömrün ve okuma aşkın, bana aşıladığın, sana öykündüğüm, hakkını helal et baba...
Yaşasaydın, yaptığım işle gurur duyardın ve bunu belli ederdin her daim yaptığın gibi, yaptığım tüm güzel işlerde elinden gelen her türlü desteği sağlayıp arkamda dururdun, oğlum der, inan der, gurur duyardın...

Zor, babasız zor... Baba, sensiz zor!

Allah rahmet eylesin sana babam,
cennette buluşuruz inşallah...

8 Mart 2015 Pazar

KADINLAR GÜNÜ MÜ?




Hangi kadının günü bu? Balkondan attığınız, tecavüz edip yaktığınız, arabayla üstünden geçip ezdiğiniz, parçalarına ayırıp attığınız/gömdüğünüz, sokak ortasında bıçakladığınız ya da pompalı ile vurduğunuz... Ev hanımı, öğretmen, beyaz yakalı, mavi yakalı, mutfak önlüklü, kısa etekli, entarili, pardösülü... Hangi kadının?

Hangi kadının günü bu? Tüm cinsiyetçi temayülleri üzerine kültürel çamur olarak boca ettiğiniz, saçı uzun, kuyruk sallayan, sopası sıpası sıra bekleyen, elinin hamurundan başka iş bilmeyen, sözün 'eri' olmadığında kıvıran (karı), kaşar, motor, nesne, mal, mülk, sahip olunan ya da kara toprağa sunulan... Hangi kadının diyorum?

Öte yandan, hangi kadının günü bu? Alışveriş delisi, güzellik budalası, kapitalist sistemin tüm sunduklarını kutsal sunaktan kana kana içerek içselleştirmiş, memnuniyetle kendisini tüketimin edilgen öznesi kılmış , moda festivali, indirim günleri, magazin haberleri, pembe dizileri azimle takip eden... Hangi kadının?

Aynen devam ediyorum, hangi kadının günü bu? Dünya kadınlar gününde "ay, aşkım bana ne alacak", "canım oğlum annesini de düşünürmüş", "zahmet etmeseydin damat" diyerekten sevinç sunaklarında iyilik saikleriyle kutsanacak hediyeler alınıp-verilecek kadınların mı?

Aferin!

Cinayete, kadın canına kastetmeye bir kutsama günü olarak tarihte tekerrür edecek yani bu "sekiz" Mart da böyle... Aynı kendisinden öncekiler gibi, yeniden üreterek kadının ikinci plana itilmiş, edilgen ahvalini...

Sahi, neydi aslı bu günün, hangi kadınların günüydü 8 Mart? Tekstil emekçisi kadınların Amerika'da iş güvenliği keşfedilmemişken daha, (8 Mart  1857) daha iyi şartlar için greve gidip eylem yapmasıyla başlamıştı her şey. Polis (muhtemelen özel güvenlikti aslında) kadınların  üzerine saldırmış, kendilerini fabrikaya kilitleyen kadınlar bir de ateşe verilmişti (masumane bir yangın çıkmasından bahsedenler de var). Fabrika dışına kurulu barikatlar da engel olunca yangından kaçmak iyice zorlaşmış ve 129 kadın hayatını kaybetmişti.

Bu hikayenin gerçek olmadığını söyleyenler de var ama onlara şunu sormak lazım, siz hiç Homestead Çelik grevini duymadınız mı? 1892'de, yukarıdaki olaydan tam 35yıl sonra, yer yine Amerika ve grevi yapan bu kez erkek işçiler. Özel yetkili güvenlik üzerlerine ateş açmıştı. O yıllarda Amerika henüz demokrasiyi ve evrensel değerleri tam keşfedememişti hegemonik anlamda. Bu bağlamda 8 Mart hikayesinin gerçekliğinden şüphem yok!

Neyse, dönelim tekrar konumuza. 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü ya da daha kapitalist ifadesiyle 8 Mart Dünya Kadınlar günü... İşin içinden emeği, emekçiliği çıkartırsanız elinizde kalacak gün de sevgililer günü, anneler günü gibi amaçsız bir şey oluyor nihayetinde.

Kutlu olsun efendim, tüm kadınlarımıza, onlar nasıl bir güne sahip olmak istiyorsa o nitelikte bir gün, kutlu olsun...

------------------------------
-Abi kadınlar çiçektir be!
+Kadınlar, kadındır Eşref.
-Abi şu kadın bir içim su be!
+Boğazına takılsın, içeme de öl Eşref.  

17 Şubat 2015 Salı

İdamın Tarihi ve Yeniden Tahsisi Üzerine



Not: Bu yazı  Gazete Fatih'te 11 Mayıs 2014'te dönemin gündemi, bugün unuttuğumuz "kayıp çocuklar, tecavüze uğramaları ve katledilişleri " meselesine ilişkin kaleme alınmıştı. Bugün ise gündem "Özgecen Aslan"; fikrim aynı, idam tek başına yetersiz bir yaptırımdır, bunun farkında olarak "yetmez ama evet" diyenlerdenim. Konu üzerine çok yazılıp çizilecektir, magazinel yavşak, siyasi nemalanmacı kaypak yazıları dikkate almamak kaydıyla bu olayı unutmayalım, konuşalım ki aklımızda kalsın. 

Ayrıca bu tarz vahşetlerin terör suçu kapsamına alınması ve anayasal zırhla kadın ve çocukların korunması hususunda hocam, Doç. Dr. Mevlüt Özben'in kavramsallaştırması "cinsiyetçi terör" tanımı üzerinde önemle durulması gereken nokta olarak elimizde bir pusuladır artık. 

Buyrun yazıya:
______________________________________________________________
İdam cezasının uzun tarihinde ilginç bir mazisi var. Antik Çin uygarlığında ilk kez uygulandığı geçiyor literatürde. Meşhur, Hammurabi kanunlarında 25 ayrı suçun karşılığı olarak verilen idam cezası çıkıyor karşımıza ama cinayet bu suçlardan biri değil! Tarih belgelerinde yer alan ilk idam kaydı ise milattan önce 16.yy'da "büyü yapmakla suçlanan soylu bir zatın kendi canını almasının" emredilmesi olarak geçiyor ve yine aynı dönemde soylu olmayanların idamı balta ile öldürülerek oluyor. Hitit uygarlığında ise kanunen ertelenebilen bir  ceza olarak yer alan idam sonrasında değişik medeniyetlerde özgür, köle, soylu, asil vs unvanlar için farklı koşullarda ve farklı ölüm biçimleriyle tarih sahnesinden asla kaybolmayan ama bazen yumuşayan bazen de Acımasız Atina Kanunları olarak adlandırılan belgelerde yer aldığı gibi her suçun karşılığı olacak şekilde katılaşarak tecelli ediyordu. 

İdam uygulamalarının çeşitliliği Yahudi medeniyetiyle birlikte taşlama, asma, çarmıha germe, boğma vs. şekilleriyle artmış bunlardan en meşhuru Hz. İsa'nın da idam biçimi olan çarmıha germedir. İsa peygamberin çarmıha gerilmesinden 300 yıl sonra Roma imparatorluğunun resmi dini imparator Constantine tarafından Hıristiyanlık olarak belirlenmiş ve çarmıha germe ile taşlama gibi vahşi olarak kabul edilen infaz biçimlerini kaldırmıştır. Ardından gelen Roma idarecileri ise 80 çeşit suça kadar ölüm cezası getiren düzenlemeler yapmıştır. 

Benim şahsi savıma göre modern dönemde genel idam infazı yönteminde belirleyici olan ada Avrupa'sı (sonrasında Amerika'ya göçüp orada devam ediyorlar idama yön vermeye) ve komşu kıyısıdır. İngiliz tarihinde ise geniş bir sömürgecilik tarihidir ve sömürgelerden ithal edilen idam infaz yöntemleri dikkat çeker. Bunlardan en ilginci ise idama çarptırılan suçlunun bataklığa fırlatılmasıdır. Sonrasında asmak moda oluyor bu diyarda, ardından savaş meydanı hariç can almayalım diyorlar. Ortaçağa gelindiğinde ise can almak bir yana idam infazında başrolü işkence alıyor. Kadınlara yakarak öldürmeyi uygun görüyorlar, soylular ise işkence kısmından yırtıp kelle teslim ediyorlar o dönemde. Bir diğer infaz türü de insanları haşlamaktı. Bir zamanlar ağaç kesenin bile idam edildiği İngiltere'de yüzyılımıza yaklaştıkça pek çok suçun karşılığı idam olmaktan çıkartıldı.

İngiltere'deki bu idam-severlik Amerika'nın kolonileştirilmesiyle beraber yeni kıtaya taşındı. Başlangıçta sert kanunlarla idamın yeniden kutsanması diyebileceğimiz bir dönem yaşansa da bazı eyaletlerde sonrasında kanunlar yumuşatıldı çünkü idam kararının sert olduğu bölgelere yerleşimci gelmiyordu. Yeni kıtada genel anlamda idam, bazı eyaletlerde az uygulansa da önemli bir ceza olarak önemini korudu. Aşağı yukarı idam sebepleri ise eyaletler arası değişiklikler gösterse de "cinayet, eşcinsellik, sübyancılık, soygunculuk, kundakçılık, tecavüz ve vatan hainliği" olmak üzere 7 suç idamla sonuçlanıyordu. Ancak Fransız İhtilalı'nın eşitlik, kardeşlik, özgürlük söylemlerinin de etkisiyle 1800'lere gelirken idam ile cezalandırılan suçlar sadece "cinayet ve vatan hainliği" olarak reforma gidiliyordu Amerika'da.

İdam cezasının ne kadar gerekli olduğunun ve kaldırılması gerektiğinin tartışılmaya başlandığı dönem ise 1800'lere tekabül ediyordu. Cezanın toplumsal düzen adına caydırıcı olduğu savının kanıtı sorgulanıyordu. 1830'lara doğru ise halka açık idamların vahşiliği gündeme geliyor ve idamlar yavaştan kapalı mekanlarda, ceza infaz salonlarında, hapishanelerde gerçekleştirilmeye başlanıyordu. 1890'a doğru yeni bir infaz metodu icat ediliyordu meşhur elektrik mühendisi ve işletmecisi Thomas Edison sayesinde. Yakın zamana kadar kullanılan elektrikli sandalye ile infaz metodunun ortaya çıkması ise Edison'un ticari kar kaygısı ve egosunun ürünüydü (Nikola Tesla ile ilişkisini belki başka bir yazıda anlatırım). Yaklaşık olarak 1895 ile 1917'lere kadar idam cezasının kaldırılmasına yönelik bir politik rüzgar esiyor ama sonrasında 1950'lere doğru yavaşlayan bu rüzgar bazı eyaletlerde tersine esmeye ve kaldırılan idam infazlarının yeniden uygulanmasına neden oluyordu. 

Bir yandan idam cezasının hükmü, "bir insanın canını almak devlete düşer mi?" sorusu tartışılırken diğer yandan da elektrikli sandalyenin yanına siyanür gazı ile infaz gibi yeni metotları da ekleyen bir toplumsal akıl vardı. Bu aklın yeni metotlar aramasındaki sebep ise ironik şekilde yeni metotların daha insancıl olduğunu düşünmeleriydi. En nihayetinde işin ekonomik boyutu da vardı ve elektrikli sandalyelerin tamiri pahalı olduğundan ve gaz çemberlerinin de 2.Dünya Savaşı'ndan kalma kötü anısı sebebiyle ve ayrıca daha "insani" olmasından dolayı yeni icat edilen zehirli iğne yöntemi ile idam infazları gerçekleşiyor artık Amerika'da. Avrupa ise değişik bir anlayışla büyük oranda idamı tamamen askıya almış ve müebbet ya da ağırlaştırılmış müebbet hapsi uygulamakta.

Peki ben bu kadar hikayeyi niye anlattım? İdam cezasının caydırıcılığı gerçekten ciddi bir mesele, zira idam cezasının verildiği ve uygulandığı Amerika'da suç oranı idam cezasının kaldırıldığı Avrupa'dan oldukça yüksek. Bu noktada ülkemizde son bir kaç aydır yaşanan çocuklara işkence eden ve onları öldüren bir gurup 'psikopat-sosyopat arası dengesiz insanımsının' idam ile cezalandırılması gerektiğini savunanlara destek olmak için bu yazıyı yazdığımı söylemeliyim. İnsanlık tarihi boyunca idamın uygulanması ve kaldırılması çokça tekrarlandığı için özellikle konu dahilinde  bir yasa değişikliğinin ülkemizde yadırganacağını düşünmüyorum. 

İdam tartışmalı bir konu olabilir ama söz konusu bir çocuğun öldürülmesi hem de vahşice öldürülmesi olduğunda mesele cezanın caydırıcılığı olmaktan çıkıyor! Burayı görmek önemli... Şöyle ki idama karşı çıkanların savlarından birisi "idam edilen şahsın ölümünden dolayı toplumun vicdan azabı çekebileceğidir" ki yaşadığımız durumlarda toplum bu failler ve katiller yaşamlarına devam ettiği için vicdan azabı çekmektedir. Bu noktada bir çocuğu işkence ederek ya da tecavüz edip öldüren birinin ömür boyu hapis cezasına çarptırılmasının topluma bir faydasının olmayacağı açıktır ve hatta toplum vicdanı ve toplumsal sağduyunun sağlığı için söz konusu çocuk olduğunda idamın gerekliliği görülmelidir. 

Tüm siyasi meselelerden arınmış olarak idam kanunu maktulün ya da mağdurun çocuk olduğu durumlar için acilen düzenlenmelidir ve çocuklara her türlü zulmedenlerin infazı gerçekleştirilmelidir.


26 Aralık 2014 Cuma

gereksiz bir yazı, "oysa ki"

Bosna Savaşı'yla büyüdük biz, Çeçenistan, Filistin, Türkistan... "İslam coğrafyası yastayken renkli başörtüsü de neyin nesi?" diye azarlanırdı büyüklerimiz biz büyürken. Solcu sülalenin sağcı çocuğuydum ben, halkçı, Ecevitçi dindar bir babanın yetiştirdiği... Direniş kimliği olarak kurduk biz kimliğimizi, biraz farklı bir arkadaş grubuyduk,aklı, zihniyeti farklı olanlar zaman geçtikçe döküldü bizden. Kalan sağlar bizimdi, kalırlarsa biz ederdi nefesler... 

Toplumun dindar-muhafazakar ikiyüzlülüğünü de gördük, laik-modern ikiyüzlülüğünü de. Hep alternatif bir yol çizdik. Kimimiz gerçekten çizdi, kimimiz konuşamadığından doğru düzgü sürekli yazdı. Hayatla kavgamız ülkenin ilk canlı yayın açıkoturumları gibiydi, sürekli bir muhalefet içindeydik. Yaşımızda değildik, gençliğimizi otuzlu, kırklı yaşlarda gibi yaşadık. Lise, üniversite yıllarını seksen öncesindeki ağabeylerimize, ablalarımıza saygı duruşunda geçirdik adeta. Asosyal dendi, yobaz dendi, soğuk dendi. Takmadık! İdealisttik, zaman içerisinde inşa ettiğimiz o idealist düşlerin, romantik ütopyaların toplum içinde ezilişini, çöküşünü, yırtılışını ve ırzına geçilişini izledik... Hayallerimizi düşlerimizi kaybediyoruz şimdi, gerçekten otuz yaşını yaşadığımız yıllarda. "Boşuna mıydı o yaşam tarzımız?" Eyvah! Sorgulamaya bile başlamışız... Çoktan hesaplaşıyoruz demek ki bilinç altından... Duamız olsun, "Allah'ım sen bizi onlara benzetme, yıkılan düşlerimizi yeniden kuracak cesareti ver", amin!

Hepimiz -hepimiz dediğim bizim tayfanın dökülmeyenleri ha- bekarız hala. Yaş otuzun kapısında dikiliyor, bir kaç aya açılacak kapı da... Sevmeyi mi bilmiyoruz yoksa kıyamıyor muyuz, biz kıyamazken bizi bir güzel kıyıyorlar da sevmekten mi korkuyoruz bilmiyorum. Hayatı hep "inadına" ve kavga ederek yaşadım ben etrafımla, hep güç aldığım ideallerim vardı. Üniversite bittiğinde kurulacak bir yuva, yetiştirilecek evlatlar. Bize sunulamayan değil sunulmayan imkanları sunarak... Onca yılda geriye sadece bir ölümü var kalbin şakaktan, bir kaç kez de bıçaklanması uzaktan. Yazmak koşmasa derdime, nice olurdu halim... "Ben yazarak atlatıyorum çoğu derdi" dersem inanmayın, "ben yazarak kandırıyorum kendimi."

Yazmam gerekti, acı çeken insanlar birbirini çekiyor aslında ve hatta acı çeken insanlar sevebilirdi birbirini, oysa ki, oysa ki....

Oysa ki kente soğuk çöktü, gönlüm buz keser
Buz keser, bıçak sıyrıklarıyla ağlar aşk, kırmızı
Yürüdüğüm aşk değil darağacı, ruhum kırıldı
Kırıldı düşlerim, gülmeyi reddedince gülüşlerin

21 Aralık 2014 Pazar

Karakter & Tanrı



Geçtiğimiz yılın sonlarına doğruydu, yazar Orkun Uçar'ın attığı bir twit üzerine notlar almaya başlamıştım. Bir tespitte bulunuyordu Orkun ağabey ve ürpertici şekilde katılmaktaydım bu tespite. Notlarım olgunlaştığında yazacağım bir konuydu. Aslında notlarım hala ham ama canım bu konuyu yazmak istiyor bugün. Mevzubahis twit ise bire bir olmasa da mealen şöyleydi "Kişinin inandığı Tanrı, kişinin kendi karakter özelliklerinin bir yansımasıdır. Bu bakımdan herkesin inandığı Tanrı aslında farklı referans noktalarından ibarettir."

Ürpertici bir yaklaşım bu ama ürpertici olduğu kadar da sosyal bir gerçekliğe işaret etmekte. İnsanlar (İslamî inanışla da tasdik edileceği üzere) inanma ihtiyacı ile dünyada var olurlar ve neye inanacakları ise özgür iradelerince şekillenir. Kimi inanmamaya inanır, kimi yaratıcıya inanır ama dinlere inanmaz, kimi bazı dinlere inanır ya da kimi sadece olup bitene kozmosun kudreti der ama aşikar olan bir şeye inanma içgüdüsünün insanî olduğudur. Bu içgüdüyü eğiten insan, inancı medeniyette en önemli sacayağı haline getirir. Kurumsal inançlarda doktriner şekilde bir grubun inancı, kitle üzerinde tahakküm kurar fakat iş bireysel olarak değerlendirildiğinde rengi değişir. Aslında kurumsal olan dinde bile, hegemonik inanç sistemi, bir grup din aliminin karakterleri (en azından düşünüş karakterleri) üzerine inşa edilmiştir. Modern dönemde ve ileri modernliklerde ise bireyselleşmenin artması, sekülerleşme sürecinin işlerliğini devam ettirirken sürecin her ayağı takıldığında bir dini canlanma dönemine (döngüsel zaman dilimleri olarak) sebep olması ve yeni dini hareketler kavramsallaştırması ile incelediğimiz inançlar da neticesinde bu yazıda savunduğumuz fikrin somut halleri olarak oluşmaktadır.

Hıristiyan mezheplerine baktığınızda da İslam mezheplerine baktığınızda da düşünce farkları ve söylemler aslında insan karakterlerinin yansımasıdır. Bu yansımalar bireyselleşmenin getirdiği farklı ve çokça insanı karakter özelliğinin Tanrısallaştırıldığı yeni dini hareketlerde daha somut olarak görülür. Asıl ilahi mesajın ıskalanması anlamına gelebilecek bu durum belki de aslında Tanrı'nın insanoğluna sunduğu bir labirentten ibarettir, kim bilir? Biz konuya devam etmek adına ortalama bir şekilde, herkesin konuya dahil olabileceği bir bağlamda yazıya devam edelim. Dinin toplumsal bir kurum olduğunu reddetmemekle ve önemsizleştirmemekle beraber şunu önceleyeceğim; "iman, inanç ve ahlak bireyseldir."

Konuyu hemen toparlamak üzere bir kaç örnek için dağıtıyorum. Mesela etrafınızda İslam üzere itikadı sağlam arkadaşlarınız vardır. Bunlardan kimisi haram diye içkiye yaklaşmaz, kimi zina haram diye gayrimeşru cinsel ilişkiye yaklaşmaz. Kimi her gördüğü dilenciye para verir. Bu söz konusu arkadaşlarınızın algı dünyasında günah olduklarını bildikleri davranışları (ya da sevap olduklarını bildikleri davranışları) nasıl konumlandırdıkları ciddi önem taşımaktadır. Konuya doğrudan dönersek, özellikle insan ilişkilerinde, sevme, sevilme, affetme, öfkelenme, kızma, tersleme ve en mutlak halde de "cezalandırma" hissiyat ve tavırlarımız bire bir Tanrı inancımızı şekillendiriyor (ya da daha naif bir ifadeyle Tanrı inancımız tarafından bu tavır ve hissiyatlar biçimlendiriliyor) diyebiliriz.

Konuyu daha da somutlaştıracağım, mesela gücüm yetmediği noktada "buğz etme" referansından çıkarak bedduayı legalleştiren bir algım var. Dua müminin silahı ise, beddua da bir tür silah benim gözümde. Kul hakkı da bu dünyada olmasa da öte tarafta alınılacak, savunmasının kesinlikle yapılması gereken bir kale. Bu noktada kindar, kısasa kısas ile cevap veren bir Tanrı (Allah) inancım var benim. Çoğu arkadaşım da bu şekilde bir yaratıcı tasavvur etmiyordur eminim. Kimisininki çok bağışlayıcıdır (ki itirazım yok, ben hayatı kul hakkı bağlamında ele alıyorum hep), kimisininki cezaları erteler. Kimisi içki için fazla ceza almayacağını, içkinin sosyal hayatta, çevresinde meşrulaştığını düşünür huzurla ve buna göre algılar yaratıcısını kimisi de zina için aynı perspektiften bakar. Dilenciye para veren de sadakanın ömrü uzattığı hususunu referans alır. Onun için dilenmenin günah olması geçerli değildir, bir başkası da dilencileri es geçerek "emek" vermeyi kutsarken emek harcayanı daha çok gözeten bir yaratıcı tasavvur eder.

Velhasıl kelam, neticede tamamen olmasa bile büyük ölçüde Orkun Uçar'ın bir twit ile dile getirdiği durum, ürpertici de olsa büyük oranda haklılık payına sahiptir. "Ortak, somut bir Tanrı algısı inşa edilebilir mi?" diye düşünmek yerine sorumuz şu olmalıdır, "ortak, somut bir Tanrı algısı inşa etmeye gerek var mı?" Nihayetinde Tanrı'nın varlığını tasdik etme "iman" dediğimiz şey, bireyin şahsında tecelli etmekte. Kolektif kimlik ise bireyi aşan bir üst bilinçse eğer, ilk antropolojik kabullerden olan "insan Tanrı'yı yarattı" sayıltısından nasıl uzaklaşılır? Buna verilecek her türlü kolektif cevap insanın doğasına uygun olarak şiddeti yaratacaktır.Birey, konu iman, inanç ve ahlak olduğunda kendi kaderini belirleyecek yegane unsurdur. İnancın, tabi kılınmanın özgürcesi... Belki de Tanrı'yı sevmesi için kendine benzetmesi gerekiyordur, kim bilir...