Geçtiğimiz yılın sonlarına doğruydu, yazar Orkun
Uçar'ın attığı bir twit üzerine notlar almaya başlamıştım. Bir tespitte
bulunuyordu Orkun ağabey ve ürpertici şekilde katılmaktaydım bu tespite.
Notlarım olgunlaştığında yazacağım bir konuydu. Aslında notlarım hala ham ama
canım bu konuyu yazmak istiyor bugün. Mevzubahis twit ise bire bir olmasa da
mealen şöyleydi "Kişinin inandığı Tanrı, kişinin kendi karakter
özelliklerinin bir yansımasıdır. Bu bakımdan herkesin inandığı Tanrı aslında
farklı referans noktalarından ibarettir."
Ürpertici bir yaklaşım bu ama ürpertici olduğu kadar
da sosyal bir gerçekliğe işaret etmekte. İnsanlar (İslamî inanışla da tasdik
edileceği üzere) inanma ihtiyacı ile dünyada var olurlar ve neye inanacakları
ise özgür iradelerince şekillenir. Kimi inanmamaya inanır, kimi yaratıcıya
inanır ama dinlere inanmaz, kimi bazı dinlere inanır ya da kimi sadece olup
bitene kozmosun kudreti der ama aşikar olan bir şeye inanma içgüdüsünün insanî
olduğudur. Bu içgüdüyü eğiten insan, inancı medeniyette en önemli sacayağı
haline getirir. Kurumsal inançlarda doktriner şekilde bir grubun inancı, kitle
üzerinde tahakküm kurar fakat iş bireysel olarak değerlendirildiğinde rengi
değişir. Aslında kurumsal olan dinde bile, hegemonik inanç sistemi, bir grup
din aliminin karakterleri (en azından düşünüş karakterleri) üzerine inşa
edilmiştir. Modern dönemde ve ileri modernliklerde ise bireyselleşmenin
artması, sekülerleşme sürecinin işlerliğini devam ettirirken sürecin her ayağı
takıldığında bir dini canlanma dönemine (döngüsel zaman dilimleri olarak) sebep
olması ve yeni dini hareketler kavramsallaştırması ile incelediğimiz inançlar
da neticesinde bu yazıda savunduğumuz fikrin somut halleri olarak oluşmaktadır.
Hıristiyan mezheplerine baktığınızda da İslam
mezheplerine baktığınızda da düşünce farkları ve söylemler aslında insan
karakterlerinin yansımasıdır. Bu yansımalar bireyselleşmenin getirdiği farklı
ve çokça insanı karakter özelliğinin Tanrısallaştırıldığı yeni dini
hareketlerde daha somut olarak görülür. Asıl ilahi mesajın ıskalanması anlamına
gelebilecek bu durum belki de aslında Tanrı'nın insanoğluna sunduğu bir
labirentten ibarettir, kim bilir? Biz konuya devam etmek adına ortalama bir
şekilde, herkesin konuya dahil olabileceği bir bağlamda yazıya devam edelim. Dinin
toplumsal bir kurum olduğunu reddetmemekle ve önemsizleştirmemekle beraber şunu
önceleyeceğim; "iman, inanç ve ahlak bireyseldir."
Konuyu hemen toparlamak üzere bir kaç örnek için
dağıtıyorum. Mesela etrafınızda İslam üzere itikadı sağlam arkadaşlarınız
vardır. Bunlardan kimisi haram diye içkiye yaklaşmaz, kimi zina haram diye gayrimeşru
cinsel ilişkiye yaklaşmaz. Kimi her gördüğü dilenciye para verir. Bu söz konusu
arkadaşlarınızın algı dünyasında günah olduklarını bildikleri davranışları (ya
da sevap olduklarını bildikleri davranışları) nasıl konumlandırdıkları ciddi
önem taşımaktadır. Konuya doğrudan dönersek, özellikle insan ilişkilerinde,
sevme, sevilme, affetme, öfkelenme, kızma, tersleme ve en mutlak halde de "cezalandırma"
hissiyat ve tavırlarımız bire bir Tanrı inancımızı şekillendiriyor (ya da daha
naif bir ifadeyle Tanrı inancımız tarafından bu tavır ve hissiyatlar
biçimlendiriliyor) diyebiliriz.
Konuyu daha da somutlaştıracağım, mesela gücüm
yetmediği noktada "buğz etme" referansından çıkarak bedduayı
legalleştiren bir algım var. Dua müminin silahı ise, beddua da bir tür silah
benim gözümde. Kul hakkı da bu dünyada olmasa da öte tarafta alınılacak,
savunmasının kesinlikle yapılması gereken bir kale. Bu noktada kindar, kısasa
kısas ile cevap veren bir Tanrı (Allah) inancım var benim. Çoğu arkadaşım da bu
şekilde bir yaratıcı tasavvur etmiyordur eminim. Kimisininki çok bağışlayıcıdır
(ki itirazım yok, ben hayatı kul hakkı bağlamında ele alıyorum hep),
kimisininki cezaları erteler. Kimisi içki için fazla ceza almayacağını, içkinin
sosyal hayatta, çevresinde meşrulaştığını düşünür huzurla ve buna göre algılar
yaratıcısını kimisi de zina için aynı perspektiften bakar. Dilenciye para veren
de sadakanın ömrü uzattığı hususunu referans alır. Onun için dilenmenin günah
olması geçerli değildir, bir başkası da dilencileri es geçerek "emek"
vermeyi kutsarken emek harcayanı daha çok gözeten bir yaratıcı tasavvur eder.
Velhasıl kelam, neticede tamamen olmasa bile büyük
ölçüde Orkun Uçar'ın bir twit ile dile getirdiği durum, ürpertici de olsa büyük
oranda haklılık payına sahiptir. "Ortak, somut bir Tanrı algısı inşa
edilebilir mi?" diye düşünmek yerine sorumuz şu olmalıdır, "ortak, somut
bir Tanrı algısı inşa etmeye gerek var mı?" Nihayetinde Tanrı'nın varlığını tasdik etme "iman" dediğimiz şey, bireyin şahsında tecelli etmekte. Kolektif kimlik ise bireyi aşan bir üst bilinçse eğer, ilk antropolojik kabullerden olan "insan Tanrı'yı yarattı" sayıltısından nasıl uzaklaşılır? Buna verilecek her türlü kolektif cevap insanın doğasına uygun olarak şiddeti yaratacaktır.Birey, konu iman, inanç ve ahlak olduğunda kendi kaderini belirleyecek yegane unsurdur. İnancın, tabi kılınmanın özgürcesi... Belki de Tanrı'yı sevmesi için kendine benzetmesi gerekiyordur, kim bilir...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder