21 Aralık 2014 Pazar

Karakter & Tanrı



Geçtiğimiz yılın sonlarına doğruydu, yazar Orkun Uçar'ın attığı bir twit üzerine notlar almaya başlamıştım. Bir tespitte bulunuyordu Orkun ağabey ve ürpertici şekilde katılmaktaydım bu tespite. Notlarım olgunlaştığında yazacağım bir konuydu. Aslında notlarım hala ham ama canım bu konuyu yazmak istiyor bugün. Mevzubahis twit ise bire bir olmasa da mealen şöyleydi "Kişinin inandığı Tanrı, kişinin kendi karakter özelliklerinin bir yansımasıdır. Bu bakımdan herkesin inandığı Tanrı aslında farklı referans noktalarından ibarettir."

Ürpertici bir yaklaşım bu ama ürpertici olduğu kadar da sosyal bir gerçekliğe işaret etmekte. İnsanlar (İslamî inanışla da tasdik edileceği üzere) inanma ihtiyacı ile dünyada var olurlar ve neye inanacakları ise özgür iradelerince şekillenir. Kimi inanmamaya inanır, kimi yaratıcıya inanır ama dinlere inanmaz, kimi bazı dinlere inanır ya da kimi sadece olup bitene kozmosun kudreti der ama aşikar olan bir şeye inanma içgüdüsünün insanî olduğudur. Bu içgüdüyü eğiten insan, inancı medeniyette en önemli sacayağı haline getirir. Kurumsal inançlarda doktriner şekilde bir grubun inancı, kitle üzerinde tahakküm kurar fakat iş bireysel olarak değerlendirildiğinde rengi değişir. Aslında kurumsal olan dinde bile, hegemonik inanç sistemi, bir grup din aliminin karakterleri (en azından düşünüş karakterleri) üzerine inşa edilmiştir. Modern dönemde ve ileri modernliklerde ise bireyselleşmenin artması, sekülerleşme sürecinin işlerliğini devam ettirirken sürecin her ayağı takıldığında bir dini canlanma dönemine (döngüsel zaman dilimleri olarak) sebep olması ve yeni dini hareketler kavramsallaştırması ile incelediğimiz inançlar da neticesinde bu yazıda savunduğumuz fikrin somut halleri olarak oluşmaktadır.

Hıristiyan mezheplerine baktığınızda da İslam mezheplerine baktığınızda da düşünce farkları ve söylemler aslında insan karakterlerinin yansımasıdır. Bu yansımalar bireyselleşmenin getirdiği farklı ve çokça insanı karakter özelliğinin Tanrısallaştırıldığı yeni dini hareketlerde daha somut olarak görülür. Asıl ilahi mesajın ıskalanması anlamına gelebilecek bu durum belki de aslında Tanrı'nın insanoğluna sunduğu bir labirentten ibarettir, kim bilir? Biz konuya devam etmek adına ortalama bir şekilde, herkesin konuya dahil olabileceği bir bağlamda yazıya devam edelim. Dinin toplumsal bir kurum olduğunu reddetmemekle ve önemsizleştirmemekle beraber şunu önceleyeceğim; "iman, inanç ve ahlak bireyseldir."

Konuyu hemen toparlamak üzere bir kaç örnek için dağıtıyorum. Mesela etrafınızda İslam üzere itikadı sağlam arkadaşlarınız vardır. Bunlardan kimisi haram diye içkiye yaklaşmaz, kimi zina haram diye gayrimeşru cinsel ilişkiye yaklaşmaz. Kimi her gördüğü dilenciye para verir. Bu söz konusu arkadaşlarınızın algı dünyasında günah olduklarını bildikleri davranışları (ya da sevap olduklarını bildikleri davranışları) nasıl konumlandırdıkları ciddi önem taşımaktadır. Konuya doğrudan dönersek, özellikle insan ilişkilerinde, sevme, sevilme, affetme, öfkelenme, kızma, tersleme ve en mutlak halde de "cezalandırma" hissiyat ve tavırlarımız bire bir Tanrı inancımızı şekillendiriyor (ya da daha naif bir ifadeyle Tanrı inancımız tarafından bu tavır ve hissiyatlar biçimlendiriliyor) diyebiliriz.

Konuyu daha da somutlaştıracağım, mesela gücüm yetmediği noktada "buğz etme" referansından çıkarak bedduayı legalleştiren bir algım var. Dua müminin silahı ise, beddua da bir tür silah benim gözümde. Kul hakkı da bu dünyada olmasa da öte tarafta alınılacak, savunmasının kesinlikle yapılması gereken bir kale. Bu noktada kindar, kısasa kısas ile cevap veren bir Tanrı (Allah) inancım var benim. Çoğu arkadaşım da bu şekilde bir yaratıcı tasavvur etmiyordur eminim. Kimisininki çok bağışlayıcıdır (ki itirazım yok, ben hayatı kul hakkı bağlamında ele alıyorum hep), kimisininki cezaları erteler. Kimisi içki için fazla ceza almayacağını, içkinin sosyal hayatta, çevresinde meşrulaştığını düşünür huzurla ve buna göre algılar yaratıcısını kimisi de zina için aynı perspektiften bakar. Dilenciye para veren de sadakanın ömrü uzattığı hususunu referans alır. Onun için dilenmenin günah olması geçerli değildir, bir başkası da dilencileri es geçerek "emek" vermeyi kutsarken emek harcayanı daha çok gözeten bir yaratıcı tasavvur eder.

Velhasıl kelam, neticede tamamen olmasa bile büyük ölçüde Orkun Uçar'ın bir twit ile dile getirdiği durum, ürpertici de olsa büyük oranda haklılık payına sahiptir. "Ortak, somut bir Tanrı algısı inşa edilebilir mi?" diye düşünmek yerine sorumuz şu olmalıdır, "ortak, somut bir Tanrı algısı inşa etmeye gerek var mı?" Nihayetinde Tanrı'nın varlığını tasdik etme "iman" dediğimiz şey, bireyin şahsında tecelli etmekte. Kolektif kimlik ise bireyi aşan bir üst bilinçse eğer, ilk antropolojik kabullerden olan "insan Tanrı'yı yarattı" sayıltısından nasıl uzaklaşılır? Buna verilecek her türlü kolektif cevap insanın doğasına uygun olarak şiddeti yaratacaktır.Birey, konu iman, inanç ve ahlak olduğunda kendi kaderini belirleyecek yegane unsurdur. İnancın, tabi kılınmanın özgürcesi... Belki de Tanrı'yı sevmesi için kendine benzetmesi gerekiyordur, kim bilir...



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder