6 Ağustos 2014 Çarşamba

Hülyalar ve Mağlubiyetler İçin Siyasetin Rasyonelliği




Bazen merak eder insanlar sürekli seçim kaybetseler dahi bazı makamlardan niye istifa etmez bu insanlar diye. İstifade etmek varken niye istifa etsinler! Farkında mısınız bilmiyorum ama şu an 2 yıl milletvekilliği yapan biri ömür boyu milletvekili emekli maaşı alabiliyor ve bu maaşta hiçbir kısıtlama yok. Şöyle ki (örnek olarak) AK Parti’den milletvekili olan Alparslan Türkeş’in küçük oğlu Ahmet Kutalmış Bey milletvekilliği sonrasında hayatı boyunca hiç bir işte çalışmayarak 8 bin lira maaşla hayatını sürdürebilir. Çalışmak isterse, çalıştığı kurumdan aldığı maaş bu 8 bin lirada hiçbir kesintiye sebep olmaz ve aynı şekilde milletvekili emekli maaşını almaya devam eder. Sayın Ahmet Kutalmış Türkeş’in de yaşının 36 olduğunu hesaba katarsak “ohhh kebap” durumu ortadadır. Ne diyelim, Allah kendisine uzun ömürler versin merhum babasını da rahmet eylesin.

Milletvekilliğinin meslek olmadığını maaşı ve emeklisinin olmayacağını uzun yıllarımdan beri inatla dillendiriyorum. Maaş yerine ödenek düzenlemeleri yapılabilir zaten vekillik bittiğinde de ülkesine hizmet etmenin gururuyla hayatlarını devam ettirebilirlerken ve hatta çoğu vekilin ayrıca geliri ya da emekli maaşı bulunurken onca parayı piç etmelerinin âlemini anlamış değilimdir, neyse, Allah bereket versin diyelim züğürdün çenesi misali…

Bu hesapları bir kenara bırakıp Türkiye siyasetinde değeri olan bir sözü ele alalım sahibi müstesna; Kısa zamanda bir iktidar umanlar bizimle yola çıkmasınlar. Yolumuz uzun ve çetindir. Bu yolda karşınıza menfaat teklifleri, tehditler ve daha bir yığın engel çıkacaktır.” Bu söylem üzerine şunu soralım, 80 öncesi bir ortamda dillendirilen bir sözün şimdiki siyasal sistemde hükmü nedir? Bir siyasi partinin öncelikli hedefi iktidar olmak ve bu bağlamda muhalefet yapmak değilse eğer, diğer amaçlarını bir vakıf ya da STK olarak da yerine getirebilir mi? Bu sorunun cevabı büyük oranda evettir. O zaman bir soru daha tezahür eder önümüzde; “Neden siyasete devam edilmektedir. Bundan kim, kimler nasıl bir çıkar sağlamaktadır?

Oy kullanmaya başladığımdan beri bu ülkede AK Parti gerçeği var, bir de muhalefet gerçeği var ki tanımı bu olsa da kifayeti muhaliflikten ziyade basiretsizler bölüğü durumundadır. BDP-HDP-PKK bandının durumunu, duruşunu, vizyonunu ayrı kabul edip konunun dışında tutarken onlar için tek çözümün siyaset olduğunu ve Bulgaristan’da ki iktidar ortağı bile olabilen Türk azınlıklar gibi sadece siyaset ve politikayla hak peşinde koşmalarının herkesin yararına olacağını hatırlatmakta fayda vardır. Konuyu MHP ve CHP teşkilatları üzerine odaklayalım… Skandallar, kasetler, birleşmeler, ayrışmalar, ötekileştirmeler, benimsemeler, ideolojiden-teşkilattan kovmalar, alakası olmayanları buyur etmeler, yıllarca emek harcayanları defetmeler, hesaplaşmalar, kucaklaşmalar, garip ittifaklar… Özetle iç hesaplaşmalar, kendi küçük dünyalarında kısıtlı kitlelerin adamı olmalar… Neden iktidara oynayamadıklarının açık bir göstergesi değil midir tek başına bu tespit bile?

Siyaset, -vekil maaşını ve emeklisini bir yana bırakırsak- ülkedeki en kıytırık partinin teşkilat yapısı içerisinde bile bazı kazanımlar sunar insana. Sermaye denilen şey sadece ekonomik değildir velhasıl, kültürel ve sosyal sermayeden de bahsetmek mümkündür. Siyasi partilerin “adam tanıma” ve nüfuza dayalı olarak güçlü bir sosyal sermaye üretimi söz konusudur. Bundan faydalanmak isteyen insanlar ise çıkar oyununda siyasi teşkilatları duraklar, uğraklar, basamaklar veya merdivenler olarak görmektedir. Muhalefetteki bir partinin yöneticisi olduğunuzda size oy veren, sizin teşkilatınızdan maddi, manevi, duygusal vs. bir çıkar sebebiyle oy veren kitleniz var demektir. Bu kitle size kendinizi tatmin imkânı, devamlılığınızı sağlama imkânı ve sahip olduğunuz maddi-manevi değerleri koruyup/çarpıtarak (bu yönetim kadrosunun ahlak örüntüsüne bağlıdır) yeniden üretme imkânı sağlar. Kısacası siyasi bir makam işgal eden kişilerin takipçileri varsa, o takipçiler gönüllü olarak az/çok (bu da makamın genel siyasetteki konumuna bağlıdır) sömürülme hakkını o makamdaki zata sunmuşlardır denilebilir.

Derdimiz bu devletse, derdimiz bu coğrafyanın insanlarıysa, derdimiz huzursa ve derdimiz mutlu yarınlarsa. Derdimiz dünya sistemi içerisinde sömürülen, kullanılan bir halk olmamaksa ve en nihayetinde inananlarımız için derdimiz Allah’ın rızasını kazanmaksa eğer siyaset küçük hesaplar yapmanın, kendi gününü, yakın çevresini kurtarmanın alanı değildir. Bir siyasi hareketin Hak’tan yana, haktan yana duruşu var ise eğer hedefi elbette ki iktidar olmalıdır. 80 öncesinin şartlarıyla söylenmiş, Özallaştırmalarla özelleştirilen kapitalist sisteme liberal Pazar olmuş bir ülkeden önce sarf edilen sözlerin sanki doktrinmişçesine fırınlanması, paketlenmesi ve dillendirilmesi hâlihazırdaki yöneticilerin basiretsizliğini saklayan bir örtü sermekten ibarettir. Bunlar dile getirildiğinde ya da teşkilatlar içindeki statükoya alternatif hareketler, eylemler üretildiğinde baş gösteren aforoz etme ayinleri, söylemleri de bu gizleme örtüsün açılacağında duyulan korkunun tezahürüdür…

Neyse söyleyin onlara bilsinler… Zahmet edip okumazlar… Yüzlerine söylesek duymazlar… Belki birinin kulağı tıkalı değildir duyar, belki birinin gözü kör değildir görür, belki birinin aklı tıkalı değildir idrak eder… Belki birinin kalbi tıkalı değildir muhabbet duyar… Yoksa mağlubu belli seçimlerde zafer düşleri kurarak oyalanmanın akılcılığı toplum nezdinde tükenmektir…

Bu yıllarda tükenmek gelecek kuşakları kaybetmektir...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder