Bazen merak eder insanlar sürekli
seçim kaybetseler dahi bazı makamlardan niye istifa etmez bu insanlar diye.
İstifade etmek varken niye istifa etsinler! Farkında mısınız bilmiyorum ama şu
an 2 yıl milletvekilliği yapan biri ömür boyu milletvekili emekli maaşı
alabiliyor ve bu maaşta hiçbir kısıtlama yok. Şöyle ki (örnek olarak) AK Parti’den
milletvekili olan Alparslan Türkeş’in küçük oğlu Ahmet Kutalmış Bey milletvekilliği
sonrasında hayatı boyunca hiç bir işte çalışmayarak 8 bin lira maaşla hayatını
sürdürebilir. Çalışmak isterse, çalıştığı kurumdan aldığı maaş bu 8 bin lirada
hiçbir kesintiye sebep olmaz ve aynı şekilde milletvekili emekli maaşını almaya
devam eder. Sayın Ahmet Kutalmış Türkeş’in de yaşının 36 olduğunu hesaba
katarsak “ohhh kebap” durumu ortadadır. Ne diyelim, Allah kendisine uzun
ömürler versin merhum babasını da rahmet eylesin.
Milletvekilliğinin meslek
olmadığını maaşı ve emeklisinin olmayacağını uzun yıllarımdan beri inatla
dillendiriyorum. Maaş yerine ödenek düzenlemeleri yapılabilir zaten vekillik
bittiğinde de ülkesine hizmet etmenin gururuyla hayatlarını devam
ettirebilirlerken ve hatta çoğu vekilin ayrıca geliri ya da emekli maaşı
bulunurken onca parayı piç etmelerinin âlemini anlamış değilimdir, neyse, Allah
bereket versin diyelim züğürdün çenesi misali…
Bu hesapları bir kenara bırakıp
Türkiye siyasetinde değeri olan bir sözü ele alalım sahibi müstesna; “Kısa zamanda bir iktidar
umanlar bizimle yola çıkmasınlar. Yolumuz uzun ve çetindir. Bu yolda karşınıza
menfaat teklifleri, tehditler ve daha bir yığın engel çıkacaktır.” Bu
söylem üzerine şunu soralım, 80 öncesi bir ortamda dillendirilen bir sözün
şimdiki siyasal sistemde hükmü nedir? Bir siyasi partinin öncelikli hedefi
iktidar olmak ve bu bağlamda muhalefet yapmak değilse eğer, diğer amaçlarını
bir vakıf ya da STK olarak da yerine getirebilir mi? Bu sorunun cevabı büyük
oranda evettir. O zaman bir soru daha tezahür eder önümüzde; “Neden siyasete
devam edilmektedir. Bundan kim, kimler nasıl bir çıkar sağlamaktadır?
Oy kullanmaya başladığımdan beri
bu ülkede AK Parti gerçeği var, bir de muhalefet gerçeği var ki tanımı bu olsa da
kifayeti muhaliflikten ziyade basiretsizler bölüğü durumundadır. BDP-HDP-PKK
bandının durumunu, duruşunu, vizyonunu ayrı kabul edip konunun dışında tutarken
onlar için tek çözümün siyaset olduğunu ve Bulgaristan’da ki iktidar ortağı
bile olabilen Türk azınlıklar gibi sadece siyaset ve politikayla hak peşinde
koşmalarının herkesin yararına olacağını hatırlatmakta fayda vardır. Konuyu MHP
ve CHP teşkilatları üzerine odaklayalım… Skandallar, kasetler, birleşmeler,
ayrışmalar, ötekileştirmeler, benimsemeler, ideolojiden-teşkilattan kovmalar,
alakası olmayanları buyur etmeler, yıllarca emek harcayanları defetmeler,
hesaplaşmalar, kucaklaşmalar, garip ittifaklar… Özetle iç hesaplaşmalar, kendi
küçük dünyalarında kısıtlı kitlelerin adamı olmalar… Neden iktidara
oynayamadıklarının açık bir göstergesi değil midir tek başına bu tespit bile?
Siyaset, -vekil maaşını ve
emeklisini bir yana bırakırsak- ülkedeki en kıytırık partinin teşkilat yapısı
içerisinde bile bazı kazanımlar sunar insana. Sermaye denilen şey sadece
ekonomik değildir velhasıl, kültürel ve sosyal sermayeden de bahsetmek
mümkündür. Siyasi partilerin “adam tanıma” ve nüfuza dayalı olarak güçlü bir
sosyal sermaye üretimi söz konusudur. Bundan faydalanmak isteyen insanlar ise
çıkar oyununda siyasi teşkilatları duraklar, uğraklar, basamaklar veya
merdivenler olarak görmektedir. Muhalefetteki bir partinin yöneticisi
olduğunuzda size oy veren, sizin teşkilatınızdan maddi, manevi, duygusal vs.
bir çıkar sebebiyle oy veren kitleniz var demektir. Bu kitle size kendinizi
tatmin imkânı, devamlılığınızı sağlama imkânı ve sahip olduğunuz maddi-manevi
değerleri koruyup/çarpıtarak (bu yönetim kadrosunun ahlak örüntüsüne bağlıdır)
yeniden üretme imkânı sağlar. Kısacası siyasi bir makam işgal eden kişilerin
takipçileri varsa, o takipçiler gönüllü olarak az/çok (bu da makamın genel
siyasetteki konumuna bağlıdır) sömürülme hakkını o makamdaki zata sunmuşlardır
denilebilir.
Derdimiz bu devletse, derdimiz bu
coğrafyanın insanlarıysa, derdimiz huzursa ve derdimiz mutlu yarınlarsa.
Derdimiz dünya sistemi içerisinde sömürülen, kullanılan bir halk olmamaksa ve
en nihayetinde inananlarımız için derdimiz Allah’ın rızasını kazanmaksa eğer
siyaset küçük hesaplar yapmanın, kendi gününü, yakın çevresini kurtarmanın
alanı değildir. Bir siyasi hareketin Hak’tan yana, haktan yana duruşu var ise
eğer hedefi elbette ki iktidar olmalıdır. 80 öncesinin şartlarıyla söylenmiş,
Özallaştırmalarla özelleştirilen kapitalist sisteme liberal Pazar olmuş bir
ülkeden önce sarf edilen sözlerin sanki doktrinmişçesine fırınlanması,
paketlenmesi ve dillendirilmesi hâlihazırdaki yöneticilerin basiretsizliğini
saklayan bir örtü sermekten ibarettir. Bunlar dile getirildiğinde ya da
teşkilatlar içindeki statükoya alternatif hareketler, eylemler üretildiğinde
baş gösteren aforoz etme ayinleri, söylemleri de bu gizleme örtüsün
açılacağında duyulan korkunun tezahürüdür…
Neyse söyleyin onlara bilsinler…
Zahmet edip okumazlar… Yüzlerine söylesek duymazlar… Belki birinin kulağı
tıkalı değildir duyar, belki birinin gözü kör değildir görür, belki birinin
aklı tıkalı değildir idrak eder… Belki birinin kalbi tıkalı değildir muhabbet
duyar… Yoksa mağlubu belli seçimlerde zafer düşleri kurarak oyalanmanın
akılcılığı toplum nezdinde tükenmektir…
Bu yıllarda tükenmek gelecek kuşakları kaybetmektir...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder